Beş yaşındayım. Halının üzerinde kibrit çöplerinden resimler yapıyorum. Kendi başıma bulduğum bir oyun. Çöpler uçuca birleşiyor, adam, kadın, çocuk, köpek, at, kedi oluyorlar. Annemin bir arkadaşı "Aman" diyor, "Uçları zehirli bunların, ağzına götürür zehirlenir mazallah!". Kısa bir süre sonra, ucunda kırmızısı olmayan binlerce çöple dolu, kafam kadar kocaman bir kutu odanın ortasında bana bakıyor. Yurtdışından getirtilmiş, çocuklar için özel tasarlanmış oyun çöpleri. Halının üstüne de, desenleri kafamı karıştırmasın diye, tual gibi, bembeyaz bir yaygı. Artık pratik, işlevsel ve güvenli bir yaratacılık ortamım var. Tepemde de minik sanatçıya destek ve minik sanatı teşvik kıvancıyla yanıp tutuşan bir "koca ayaklı sponsorlar" sürüsü. O an dev bir jiletin çığlık çığlığa bir cızırtıyla belleğimde açtığı çentiği unutamam. Mutfaktan, masaların, sehpaların üstlerinden, büfenin gözünden, oradan buradan edinilmiş, kırmızı başlıklı sihirli ordum gitmiş, yerine ucu başı belirsiz tahta parçacıkları gelmiş ve emrivaki bir telaşla "Hadi bizden de bir dünya yarat" der gibi yaltaklanıyorlar. Üstelik desenlerini kuşlara, ağaçlara, yıldızlara, bulutlara, evlere, yollara benzettiğim uçan halım, ölüm gibi bembeyaz bir karın altında artık. Annem der ki, "Ne o kefen bezinin başına oturdun, ne de o tahta parçacıklarını eline aldın o günden sonra."

...

Some of Baruter's drawings from his childhood and early youth: